Depremde kaybettiği oğlunun anısını enkazdan çıkardığı fotoğraflarla yaşatıyor

Depremde kaybettiği oğlunun anısını enkazdan çıkardığı fotoğraflarla yaşatıyor

Marmara’da 17 Ağustos 1999 tarihinde saat 03:02’de meydana gelen 7,5 büyüklüğündeki depremde 17 bin 480 kişi hayatını kaybetmiş, 23 bin 781 kişi yaralanmış, 285 bin 211 ev ve 42 bin 902 işyeri hasar görmüştü.

Depreme eşi Semiha, çocukları Selman, Ömer Ali ve Yusuf ile birlikte Yenigün mahallesindeki Kurbanlar Sokak’ta yaşadığı evde yakalanan 62 yaşındaki Mustafa Alikılıç, deprem anı şöyle anlattı:

“BİNA ANINDA YIKILDI”

“Gece saat 01:00 civarı hava çok sıcaktı. Herkes bunu söylüyor zaten, yoğun bir sıcaklık vardı. Saat 01:00 gibi yattık. Çocuklar Selman, Ömer ve Yusuf ayrı bir odada, biz kendi odamızda uyuyorduk. Zaten o sarsıntıyla beraber uyandık. İlk sarsıntıda ev batıya yattı. Daha sonra doğuya yattı ve deprem bitti. Yeni Cami’de Kurbanlar Sokağı’nda 5 katlı binanın 2’nci katında oturuyorduk. Zaten bina anında yıkıldı.”

“CANLI GEL DE NASIL GELİRSEN GEL”

Büyük oğlu Selman’ın kendi imkanlarıyla enkazdan çıktığını ifade eden Alikılıç, şöyle devam etti:

“Farkında değil ama o dışarıya kendisi çıkmış. Nasıl çıktığını da ben de bilmiyorum. Ömer, Yusuf ve eşimle birlikte ben enkazdayız. Biz de hanımla beraber yan tarafta bir boşluk bulduk. O sırada hanımın omurgasına bir duvar vurmuş, kırıklar oluşmuş. Biz o zaman bunu bilmiyorduk ama kadın ağrılıydı. İte kaka bulduğum delikten onu çıkardım. Sonra Ömer ve Yusuf’u aramaya başladım. Bayağı seslendim, bir süre sonra Ömer’in sesi gelmeye başladı, ağlayarak. Ömer’in yerini biliyorum ama karanlık, duman, korku ve telaş var. Bir yer buldum kendime. Tam düz gidebileceğim, sürünebileceğim bir yer buldum. Sürünerek oraya kadar gittim. Gittiğim yer Ömer’in baş kısmına çıktı. Ömer’in bana elini uzatacak durumu yok. ‘Ömer elini uzat’ diyorum ama yapamaz, hatta şu anda bile yapamaz. Nasıl çıkaracağımı bilmiyorum. Mekan yok, dar yerdesin. Biraz daha ilerledim ve Ömer’i omzundan tutarak elini kavramaya çalıştım. Her yer enkaz, taş, mıcır, beton. O an aslında Ömer’de hiç yara bere yokmuş ama ben çekerken çocuğu bayağı bir hırpalamışım. Taşın ve enkazın arasında çekiyorum. Dedim ki, ‘Canlı gel de nasıl gelirsen gel. Dışarıda onları tamir ederiz’ çünkü kalıcı bir hasar olmayacağını biliyorum. Ömer’i çeke çeke dışarıya çıkardım. Geri geri gidiyorum çünkü bulunduğum yerde manevra gücün yok. Tünel gibi bir yerden içeriye girdim. Geri geri çıkmaktan başka bir çare yok. Sonrasında Ömer’i annesinin yanına indirdim ve onu da oraya yatırdım.”

“YUSUF O AN BİTMİŞ”

Oğlu Yusuf’u kurtarmak için bir kez daha enkaza girdiğini belirten Alikılıç, “Tekrar girdim enkaza ve Yusuf’u aramaya başladım. Aynı yerde olduklarını biliyorum ama ulaşamıyorum Yusuf’a. Aynı delikten tekrar girdim içeri. Ömer ile karşılıklı olarak yatıyordu. Yusuf’u bulduğumda vücudu boşta, bir kolon kafasına gelmiş. Yusuf’u kavradım ve seslendim fakat Yusuf ses vermedi. Konduramıyorsun, kaybettiğini de düşünmek istemiyorsun, almak da zorundayım oradan. Ne yapacağımı düşünüyorum ama bir türlü alamıyorum oradan. Vücudundan kavrıyorum ama kolon bana müsaade etmiyor. O an aklıma yastığını yırtmak geldi. Kendi imkanlarımla yastığını yırttım ve pamuğunu boşalttım. Aradaki mesafe boşalınca Yusuf’u yavaşça çektim ama Yusuf o anda bitmiş” dedi.

“FOTOĞRAFLARI BULUNCA OĞLUMU BULMUŞ KADAR SEVİNDİM”

Fotoğrafların insanların hayatında önemli bir yere sahip olduğunu söyleyen Alikılıç, duygularını şöyle ifade etti:

“Bizim evimiz başımıza yıkıldı. Enkazda kaldığımız için her şey gitti. Yangın da olunca ‘Her şeyimiz gitti, yandı’ dedik. Daha sonra bu fotoğrafları bulunca oğlumu bulmuş kadar sevindim. Bazı şeyler kıyıda köşede kalmış, yanmadan kurtulmuş. Fotoğraflardan bir tanesi makinenin içindeki karttaydı. Fotoğraf makinesini bulunca fotoğrafı bastırdık. Çok da mutlu olmuştum, en azından bir hatıramız kaldı diye.”

Exit mobile version